İnsan bazen Allah’a çok yakın olur ama kendine uzak düşer. Dudak kıpırdar, kelimeler dökülür, dua edilir… Ama insan kendi sesini bile duymuyordur. Çünkü kalabalık çoktur; gündem kalabalık, dert kalabalık, korku kalabalık.
Biz duaları da aceleye getirmeye başladık.
Yemekten önce hızlıca,
Uyumadan yarım ağızla,
Sıkışınca tam metin.
Oysa dua bir cümle değil, bir duruştur. İnsan Allah’ın karşısında durur gibi durmalıdır hayatta da. Eğilip bükülmeden, bahane üretmeden, olduğu gibi. En zor olan da bu zaten: Olduğu gibi kalabilmek.
Eskiden büyükler “Edep ya hu” derdi.
Şimdi edep sessizleşti,
Gürültü konuşuyor.
Herkes haklı, herkes bilgili, herkes fetva makamı. Ama kimse “Ben yanılıyor olabilirim” demiyor. Hâlbuki iman biraz da bunu kabul edebilme cesaretidir.
Namaz kılan çok,
Ama kalbi dinlenen az.
Oruç tutan çok,
Ama dilini tutan az.
İnanç görünür oldu belki ama derinliği yoruldu.
Bir adam gördüm geçen gün. Caminin kapısında durmuş, içeri girmiyor. Belli ki yükü ağır. Belki utanıyor, belki korkuyor. O an düşündüm: Allah’a en yakın olanlar belki de kapıda bekleyenlerdir. Çünkü kibir içeri rahat girer, mahcubiyet eşiği zor aşar.
Biz günahı hep başkalarının üstünde arıyoruz.
Oysa insan en çok kendi içinden tövbe etmeli.
Hesap günü uzak değil; her akşam vicdanla yapılan küçük muhasebe de bir mahşerdir.
Allah büyük.
Ama insan küçüldükçe yaklaşabiliyor O’na.
Ego büyüdükçe mesafe artıyor.
Belki daha az konuşup,
Daha çok dinlesek…
Belki Allah’ı savunmaya çalışmak yerine
O’nun ahlakını biraz taşısak…
Dünya biraz daha sessiz,
İnsan biraz daha hafif olurdu.
